Tour de France 2019’a Ön Bakış

GENEL KLASMAN

Froome’un devreden çıkmasıyla açık hale gelen yarışta, “eşitler” arasında ön plana çıkan isim G gibi duruyor. Adını daha güçlü anabilirdim; fakat İsviçre Turu’ndaki düşüşü beni temkinli olmaya itiyor. Kazanın etkilerini üzerinden atmış olsa bile çok değerli yarış kilometrelerinden mahrum kaldı. Bu noktada, henüz ikinci etapta koşulacak takım zamana karşı onun için büyük avantaj. Yarışın hemen başında kendini zirveye yakın bir yerde bulması, günden güne inancını artıracatır. Geçen sene kazanırken izlediği yol tam olarak buydu.

Bernal, Giro’yu kaçırınca şansını Vuelta’da dener diyorduk. Froome’un sakatlanması planları değiştirdi ve kendini G’nin yanında takımın ortak lideri olarak buldu. Birçoklarına göre bir numaralı favori o. İsviçre Turu şampiyonluğu gösterdi ki; Fuglsang’la beraber yarışa en keskin gelen iki isimden biri. Tek sorun, henüz 22 yaşında ve sadece ikinci büyük turunu koşuyor olması. Eh, bu da haylice bir sorun demek. Kazanırsa çok çok büyük bir iş başarmış olacak.

Fuglsang, 34 yaşında yeniden doğdu adeta. Bahar dönemini Liege-Bastogne-Liege’i kazanarak bitirmişti, yaza da Dauphine şampiyonluğu ile başladı. Eh, kazanmanın tadını aldı bir kere… Yıllarca her şeyi bir kenara itip genel klasmancı olacağım diye debelenip durdu. Şimdi bambaşka bir bisikletçi olarak ilk kez Tour’a iddialı geliyor. Üzerinde kazanma baskısı da yok. Elinden gelenin en iyisini yapıp yarıştan keyif almaya bakacak. Her halükarda 2013’deki yedinciliğinin üzerine çıkacağı kesin.

Pinot, Fransız kamuoyunun omuzlarına yüklediği baskıdan kurtulabilmek için rotayı Giro’ya yöneltmişti. İki yıl aradan sonra, biraz da Madiot’nun zoruyla memlekete dönüş yapıyor. Arkasında çok güçlü bir kurmaylar ordudu var. Düz yol, yokuş, TTT demeden Pinot’nun emrine amadeler. Yarışın dominant bir favorisinin olmaması şansını artırıyor elbette. Lakin bu, baş edilmesi gereken daha fazla rakip demek. Önceliği sağlıklı kalmak. Yarışın en aktif pedallarından biri olacağına şüphe yok. Bana sorarsanız podyum yolu açık. Yürüyedur aslan parçası!

Quintana, Froome’un ardında ikinciliğe razı geldiği yıllar boyunca nasıl yarış kazanılacağını unuttu. Herkesi “geleceğin şampiyonu” olacağına ikna ettiği 2013’ün üzerinden çok sular aktı ne yazık ki. Bakınız; Froome yok ve kimsenin Quintana’yı favori olarak gördüğü yok. Bu son şansı belki de. Kariyerinin seyrine, burada yapıp yapamayacakları yön verecek.

Movistar beri yandan Landa ve Valverde‘yi getiriyor. Valverde, yaşının etkilerini nihayet hissetmeye başladı. Uzun zaman sonra ilk kez bu sezon formda değil. Landa ise Giro’nun son haftasında yakaladığı formu buraya taşımak istiyor. Quintana’ya dadılık yapmak gibi bir niyeti yok anlayacağınız.

Ara ara “Bardet bu sefer kazanabilir mi?” sorusu düşüyor aklıma. Froome yok, G’nin durumu belli değil… “Neden olmasın?” diyorum. Sonra ikinci etaptaki 27 kilometrelik takım zamana karşıyı hatırlayıp tadım kaçıyor. Maça 1-0 geride başlıyor ve skoru lehine çevirecek forma sahip değil. Her zaman iyi işler çıkardığı Dauphine’de dahi anca 10. olabildi. Podyum bu sene uzak ihtimal.

Mitchelton-Scott, Yates kardeşleri beraber yarıştırdığı son seferde Simon’a Vuelta’yı (2018) kazandırmıştı. Aynı senaryoyu, Adam‘ın liderliğinde bu kez Tour’da hayata geçirmek istiyorlar. Adam, bu yıl tüm hazırlığını Tour için yaptı. Sezon içi performansına bakarak iyi durumda olduğunu söylemek mümkün. Dauphine’yi son gün mide problemleriyle bırakmak zorunda kalsa da, o esnada yarışı ikinci sürdürdüğünü belirtelim. Kardeşinin yanı sıra Haig de onun podyum yolculuğuna yardımcı olmaya çalışacak. İşlerinin kolay olmadığını takdir edersiniz.

Kruijswijk, 2016’da Pinerolo inişinde bıraktğı şampiyonluk hayalini kovalayadursun, o günün hatırları da bir gölge gibi Kruijswijk’i takip ediyor. Her seferinde “orada” olsa da, bir daha hiç zirveye yaklaşamadı. Yaş 32, zaman geçiyor… G’den sonra genel klasman iddialıları arasında en iyi zamana karşı onun. Hedef podyum elbette; ama ilk 5 en olası senaryo gibi duruyor. Jumbo-Visma’nın diğer kozu Bennett. Kruijswijk’a zıt gitmeden kendi yarışını koşmaya çalışacak. İlk 10’da bir yer hedefliyor; lakin günün sonunda kendini etap kovalıyorken bulabilir.

Bora, Tour’a heyecan verici bir kadroyla geliyor. Sagan, Schachmann derken; genel klasmanda BuchmannKonrad ikilisiyle ilk 10 kovalayacaklar. İkisi de günden güne iyiye gidiyor. Buchmann Dauphine’de, Konrad ise İsviçre Turu’nda üçüncü oldu. Başaltı favoriler arasında olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gözümüz üzerlerinde.

Fransa Turu, Porte için her zaman bir kazayla kabusa dönmeye aday oldu. Fakat hiç değilse yarışa birkaç haftalık tur kazanarak formda gelirdi. Oysa bu sezon adını neredeyse hiç duymadık (Katılımcılar arasında en fazla yarış gününe -41- onun sahip olmasına rağmen). Böylesi daha iyi belki de. Canı daha az yanar.

Kısa Kısa

Mas: Lefevere, genç İspanyol’una çok güveniyor. Öyle ki, ona fazladan bir domestik verebilmek için Gilbert’e kesik attı. Vuelta’da ikinci olmuştu, bu kez önünde çok daha zorlu bir görev var.

Uran: Hakkında tahmin yapmakta en çok zorlandığım bisikletçi olabilir. Bir bakıyorsunuz podyumda, bir bakıyorsunuz yarışta bile değil. Ben en iyisi susayım.

Martin: Üç yıldır Tour’u ilk 10’da bitiriyor. Genel klasmancı olarak tavanı bu zaten. Muhtemelen benzer bir sonuç göreceğiz.

Nibali: Genel klasman iddiası yok. Hedefi etap galibiyet(ler)i ve polka-dot mayo. Köpekbalığını farklı bir yarış koşarken izlemek heyecan verici olacak.

Van Garderen: Porte, versiyon 2.0.

Barguil: Genel klasmanda yer edinebileceğini sanmıyorum. Fransa şampiyonu olmanın cakasını satacak daha ziyade. Alırsa bir etap alır. O da belki.

Kelderman: Dumoulin gelebilseydi ona yardımcı olacaktı, şimdi liderlik ona kaldı. Sakatlıktan yeni çıktı ve halihazırda sorumluluk üstlenebilecek seviyede değil.

Rohan: Tırmanış yetenekleri, zamana karşı ile açtığı farkı ancak haftalık turlarda kaldıracak seviyede. Büyük turlar için heveslendi; ama olmayacağı çok belli.

Aru: Hastalığını atlattı; fakat eski günlere dönmesi için hala zamana ihtiyacı var. Daha ziyade kendini deneyecek ve iyi hissettiği bir gün etaba gitmeye çalışacaktır.

SPRiNT

Sagan, geçirdiği kötü sezona rağmen yeşil mayonun bir numaralı favorisi. Yarıştaki hiçbir “sprinter” onun kadar çok yönlü değil. (Belki Matthews). Kazanırsa, geçen sene egale ettiği rekorun tek başına sahibi olacak. 30’una gelmeden yedinci yeşil mayo… Dile kolay.

Zorlar demeyelim; ama mayoya yaklaşması en muhtemel isim, Matthews. Sagan’ın diskalifiye edildiği 2017’de yeşillere bürünen o olmuştu zaten. Saf sprinterlerle aşık atabilecek kadar hızlı değil. Fark yaratacaksa klasik-vari etaplarda yaratacak. Sorun, söyleyeceği her şeye Sagan’ın verecek fazladan bir cevabının olması.

“Saf sprinterler” dedik, gelelim onlara…

Viviani‘nin Giro’daki başarısızlığının temel sebebi, Quick-Step’in ona uygun bir tren kuramayaşıydı. Bu sefer yanında Morkov ve Richeze gibi yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki yaveri var. İşler İtalya’dakinden çok daha farklı olacak. Listenin başına onu yazıyorum.

İlginçtir, Ewan ilk kez Fransa’ya geliyor. Daha önce Giro ve Vuelta’da galibiyetleri var. Burada kazanması halinde “üçler kulübü”nün üyesi olacak. Başka trenlere sızma kabiliyeti ve yokuş yukarı sprint atabilmesi, rakiplerine karşı avantajı. Groenewegen, tüm sprinterler arasında top-speed’i en yüksek olanı. Aynı zamanda bu sezon en çok (10) kazanan isim. Van Aert‘ın varlığı, uyumlu çalışmaları halinde ona çok yardımcı olacak. Eve etapsız döneceğini düşünemiyorum.

Kristoff‘u anmadan geçmeyelim. Geçen yıl herkes yarışı terk edince Paris’te krallık tacını o takmıştı. Bu sezonki performansının başlangıcı oraya dayanıyor zaten. Birkaç kez podyumda yer alacaktır. Fakat diğerleri sorun yaşamadıkça etap kazanmasını beklemiyorum.

Colbrelli, Trentin, Greipel, Laporte, Nizzolo ve Stuyven; etap mücadelesi verecek diğer sprinterler… Son olarak; Cavendish‘in 2006’dan bu yana ilk kez Tour’da yer almayacağını hatırlatalım. Bir devir fiili olarak kapandı.

* * * * * –

* * * * Geraint, Bernal

* * * Fuglsang, Pinot, Quintana, Bardet

* * A. Yates, Landa, Kruijswijk, Buchmann

* Porte, Mas, Uran, Martin, Bennett, Valverde

Ronde van Vlaanderen 2019’a Ön Bakış

Stybar, Terpstra’nın takımdan ayrılmasının ardından Quick-Step’in taşlı klasiklerdeki bir numaralı opsiyonu haline geldi. Sezona da harika başladı. Önce Omloop’u kazandı, ardından E3’ü. Çok formda. Elde ettiği sonuçlar bir kenara, yarışları izlediğinizde ne kadar güçlü olduğunu görebiliyorsunuz. Ve yıllardır hayalini kurduğu, birkaç kez kıyısından döndüğü monument galibiyetine hiç olmadığı kadar yakın. Peki galibiyet Ronde de mi gelecek, Paris-Roubaix’de mi?.. Neden ikisi birden olmasın?

Van Avermaet, 2012’den bu yana (kaza yapıp bitiremediği 2016 hariç) tüm yarışları ilk 10’da bitiriyor. Bu süreçte üç kez podyum yaptı; fakat hala aradığı şampiyonluğa ulaşabilmiş değil. Ve yaşının 33’e geldiğini düşünürsek, önünde fazla zamanı kalmadı. Yarışın en büyük favorilerinden biri. Yalnız bu sene bir belaya tutuldu. Her atağı tek başına geri getirmeye çalıştığı için son bölüme enerjisi kalmıyor. Bu yüzden Omloop’ta Stybar’a sprint bile kaybetti. Yoksa gücünde kuvvetinde pek bir eksilme yok. Ha, eksilen bir şey var; o da yardımcılarının seviyesi. Bu noktada, CCC’nin yeni transferi Van Keirsbulck’a çok iş düşecek.

Bahar klasiklerinin en istikrarlı isimlerinden, Naesen. Omloop ile başlayan süreçte neredeyse tüm yarışlarda yer aldı ve hemen hepsinde aktifti. Milan-San Remo’da ikinci, Gent-Wevelgem’de ise üçüncü olarak galibiyete çok yaklaştı. Tüm bu veriler, form durumuna dair olumlu şeyler söylese de, yorgunluğun onu Ronde’de yakalayıp yakalamayacağı; aklımdaki tek soru işareti.

Jungels, geçen yıl bahar klasiklerini Liege-Bastogne-Liege şampiyonluğuyla kapattıktan sonra yeni sezona taşlı klasiklerle başladı. Yabancısı olduğu bu ortama da çabucak uyum sağladı. Kuurne’yi kazandı, E3 ve Dwars door Vlaanderen’de ise yarışın en aktif isimlerindendi. Benzeri bir etkiyi Ronde’de yaratacağını düşünüyorum. Kazanamasa bile, yarışın gidişatına etki edecek isimlerden biri olacak.

Van Aert, geçen yılın üzerine koyarak sağlam bir kariyer inşa etmeye devam ediyor. Strade Bianche ve E3’teki podyumları onun için şaşırtıcı değil. Beni asıl etkileyen Milan-San Remo’da aldığı altıncılıktı. Şimdiye kadarki tek eksiği, henüz bir şampiyonluk elde edememiş olması. (Van der Poel o eşiği çabuk aştı.) Jumbo-Visma’nın Quick-Step’leşme sürecini de düşünürsek, iyi bir sonuç almaması için hiçbir neden yok.

Dwars door Vlaanderen, Benoot için iyi bir Ronde provası oldu. İstediği sonucu elde edemedi belki; ama stratejisini berraklaştırmıştır sanıyorum. Pave’yle sorunu yok. Yokuş zaten çıkabiliyor. Onun için problem, tüm bu engelleri aştıktan sonra sprint atmak. Resim çok net. Atak yapmak ve finişe tek başına gelmek zorunda. Bunu kariyerinde yalnızca bir kez, geçen yıl Strade Bianche’de başardığını not edelim.

Sagan, kariyerinin en zayıf bahar klasikleri dönemlerinden birini geçiriyor. Zaten pek az yarışta yer aldı, onlarda da rekabetçi olmaktan uzaktı. Formsuz olduğu kesin. Beri yandan, peak noktasına Ronde ve sonrasında ulaşmak istediği varsayımında da bulunabiliriz. Malum, bu yıl Liege-Bastogne-Liege’i kazanmak gibi bir hedefi var. Karar sizin… Her seferinde tahminlerimi boşa düşürdüğü için bu kez net bir fikir beyan etmek istemiyorum.

Son şampiyon Tepstra, post Quick-Step sendromu yaşıyor. Omloop ve Kuurne’de üçüncü olduktan sonra işler pek iyi gitmedi. Ya atak yapan grupları kaçırdı, ya da devamını getirecek kadar güçlü değildi. Fena bir takımı da yok aslında. Gaudin, Calmejane, Lighart, Petit; Pro-Conti seviye için hayli tatmin edici bir domestik kadrosu. Tabii yaşının 34’e gelmesi de düşüşünde bir başka etken. Sessiz bir yarış geçirmeyeceği açık. Fakat en tepeye oynayabilmesini biraz zor görüyorum.

Van der Poel, yol bisikletindeki ilk ciddi sezonuna harika başladı. GP Denain’i kazandı, Gent-Wevelgem’de podyumu kıl payı kaçırdı ve en son, Dwars door Vlaanderen’de kariyerinin ilk WorldTour galibiyetini elde etti. Bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi, içgüdüleriyle hareket edip bundan sonuç almasına olanak sağlıyor. Ronde diğer yarışlara benzemez tabii. İçgüdülerinizi yarış zekasıyla beslemek zorundasınız. Neler yapacağını görmek için sabırsızlanıyorum.

Quick-Step’de tam olarak bir hiyerarşiden bahsetmek zor. Amaçları, belli bir isme yarış kazandırmaktan ziyade şampiyonluğu takım içinde tutmak. Bu nedenle, kağıt üzerinde üçüncü, hatta dördüncü opsiyon gibi görünen Lampaert için “Şansı yok” diyemiyoruz. Yarış içinde pekala işler onun istediği şekle evrilebilir. Yine de, birilerinin takım için çalışması gerektiğini de unutmayalım. Lampaert, o noktada en güvenilen isimlerden.

Valverde, 20 yıla yaklaşan kariyerinde ilk kez Ronde’de start alacak. Ki, daha önce neden denemediğini hep merak etmişimdir. Strava’da Paterberg istatistiklerine baktığınızda, zirvede Valverde’nin iki gün önce gerçekleştirdiği dereceyi göreceksiniz. Bu bilgiyi paylaşan @ammattipyöräily‏ hesabının sölediği gibi: Yarışa sırf eğlence olsun diye gelmiyor.

Kısa Kısa

Gilbert: 2017’nin şampiyonu, geçen yılın üçüncüsü… Yalnız tüm sezon kendini takım için paraladıktan sonra Ronde’ye gücü kaldı mı; emin değilim. Yaşı da geldi 37’ye…

Trentin: Sezonun istikrarlı isimlerinden biri. Finiş gördüğü dört yarışta da (Omloop, MSR, E3, GW) ilk 10’daydı. Benzer bir sonuç şaşırtıcı olmaz.

Kristoff: Gent-Wevelgem’de aldığı sürpriz sayılabilecek galibiyet, onu bu listeye almak için yeterli bir sebep. Dikkat, klişe alarmı: Bir şampiyonun kalbini asla küçümsemeyin.

Mohoric: Bu sezon kendini pave üzerinde deneyip iyi sonuç alanlardan. Gent-Wevelgem’deki gibi her atağa tuzlukla koşmazsa ilk 10’da iyi bir yer edinebilir.

Trek: İşler iyi gitmiyor. Dege’nin Gent-Wevelgem’deki ikinciliği sezonu kurtarmaya yetmeyecek. Stuyven ve/ya geçen yılın ikincisi Pedersen’in olaya el koyması gerekiyor. Gerekiyor da, pek ışık verdikleri söylenemez.

Rowe: Bahar klasiklerindeki en iyi derecesini 3 yıl önce burada beşinci olarak elde etmişti. Bu sezon da çok istekli görünüyor. Yine de, Ronde’den çok Paris-Robaix’de etkili olmasını bekliyorum. Moscon ise hala form tutabilmiş değil.

Demare: FDJ’yi yarışın bir noktasında pelotonu çekerken göreceğiz. Demare da bir noktada atak yapacak. Ve sonra ondan bir daha haber alamayacağız.

Vanmarcke: E3’te yaptığı kazadan beri yarışamıyor. Ronde kadrosuna da son anda dahil oldu. Yarışı bitirmesi bile kolay olmayacak. EF Education için en olası senaryo Langeveld gibi duruyor.

* * * * * Stybar

* * * * Van Avermaet, Naesen

* * * Van Aert, Jungels, Benoot

* * Sagan, Terpstra, Van der Poel, Lampaert

* Valverde, Gilbert, Trentin, Kristoff, Mohoric

Tour de France 2018’e Ön Bakış

GENEL KLASMAN

Beklediğimiz haber pazar günü geldi. ASO, mevcut şartlar altında Froome‘un yarışmasına izin vermeyeceklerini açıkladı. Beklemediğimiz şey ise, -ve korktuğumuz- üzerinden 24 saat geçmeden UCI’ın yangından mal kaçırır gibi Britanyalı’yı aklamasıydı. Ve şimdi Froome, “pirüpak” bir şekilde starttaki yerini alacak. Beşinci Tour şampiyonluğu, üst üste dördüncü büyük tur zaferi, Giro-Tour dublesi… Uzun uzadıya teknik analiz yapıp kendimi yormak istemiyorum. Nasıl olsa bir şekilde kazanıyor. Tanıdık bir çaresizlik hali.

Okumaya devam et Tour de France 2018’e Ön Bakış

Podcast #16 – Tour of Turkey 2017’ye Ön Bakış

Vakit geldi. 53. Türkiye Bisiklet Turu; 10 Ekim’de Alanya’dan start alıyor. Sadece 4 WorldTour takımı ve 104 bisikletçi ile… Podcast’in 16. nüshasında, ülkenin politik gündemi içinde nefes almaya çalışan TUR 2017’yi konuşuyoruz… Keyifli dinlemeler.

Podcast #14 – Ahmet Örken ve Israel Cycling Academy’ye Transferi

Günlerdir açıklanmasını beklediğimiz, yıllardır hayalini kurduğumuz transfer nihayet gerçekleşti: Ahmet Örken; önümüzdeki seneden itibaren pro-continental seviyede, Israel Cycling Academy çatısı altında yarışacak. Transferin detaylarını ve kariyerinin bundan sonraki bölümünde Ahmet’i nelerin beklediğini konuştuk… Keyifli dinlemeler.

Podcast #12 – Vuelta a Espana 2017’ye Ön Bakış

12. podcast’te, yaklaşan La Vuelta’yı konuştuk. Az sprint, bol tırmanış ve 20’nin üzerinde genel klasman iddialısı… Chris Froome, Tour-Vuelta dublesine göz kırparken Alberto Contador kariyerinin son yarışında iz bırakmak istiyor. Söz bir noktada Bolt ve Farah’a dahi geldi… Keyifli dinlemeler.

Podcast #02 – TUR’un Yeni Tarihi Üzerine

UCI nihayet açıkladı: 53. Türkiye Bisiklet Turu, bu yıl ekim ayında düzenlenecek. Peki neden bu noktaya geldik, bundan sonra neler olacak? Podcast’in ikinci nüshasında bol bol çuvaldız batırıyoruz.

Ömer Yavru ile Spor Muhabirliği ve Türkiye Bisiklet Turu Üzerine

 

Öncelikle TRT’deki görevinizle başlayalım.

Ben muhabirim. 2005’ten beri spor muhabirliği yapıyorum. Ondan önce istihbarattaydım. Savaş alanları dahil, gidip geldiğim yerler oldu. 2006’dan itibaren de bilfiil bisikletin içindeyim. Büyükada’da bir dağ bisikleti yarışı vardı, ilk organizasyonlarımdan biri oydu yanlış hatırlamıyorsam. Daha sonra TUR’da (Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu) görevlendirildim. O günden beri de peşindeyim TUR’un. İlk birkaç sene çok zordu. Hem farklı bir çok parametreyi içeren bisiklet ve sporu, hem organizasyonu takip açısından çok zordu. Valizi aç, buruşturmadan gömlekleri çıkar, yayına çık, aynı şekilde geri koy, her gün ayrı bir yerde kal…Tam valizi sistematik açıp kapatmayı öğrenmiştim ki yayıncı kuruluş için özel gömlekler verilmeye başlandı. O büyük avantaj oldu.

Yarış kategorisinin yükselmesinin de bunda etkisi oldu herhalde.

Kesinlikle. 2008’den sonra yayıncı kuruluş ve canlı yayın şartı getirildi, profesyonel takımların gelmesi sağlandı. 2.1 olduk işte o zaman. Ondan sonra iş epey değişti. TRT de dahil oldu ve denildi ki “Evet, biz naklen yayın yaparız.”

Bisiklet dışında hangi sporlarla ilgilisiniz?

Futbol dışındaki olimpik branşlar, çoğunlukla ilgilendiğim. Ama öne çıkanlar atletizm ve yüzme. Atletizmi çok seviyorum. İçinde herhangi bir alet yok. Mesela bisiklette parça çıktı, zincir attı, fren sıkıştı… Atletizmde onu diyemiyorsunuz. En fazla “Lifim attı,” diyorsun, o da sen kötü ısındıysan oluyor. Yüzme de bu anlamda güzel. Orada da işin içine su giriyor tabii. O nedenle bu ikisi en sevdiğim, benim için başa baş giden iki branş. Bir de jimnastikten büyük keyif alıyorum. Spor aleminde, ağırlıklı olarak olimpik dallarla ilgilenen az sayıda insandan biriyim. Ve hala öğrenecek çok şey var.

İstihbarattan spora geçiş nasıl oldu?

1993’te TRT’ye girdiğimde spor servisinde staj yaptım. Ertesi yıl ‘Radyo Haber’ kuruldu; 24 saat haber veren bir radyo kanalıydı TRT bünyesinde ve oranın spor haberlerini hazırlıyorduk. Sonra araya Almanya’ya gidişim  ve askerlik girdi. Daha sonra TRT’de spikerlik sınavı açıldı, spor spikerliği istemiştim, kazanamadım. Bir yıl sonra bu sefer muhabirlik sınavına girdim ve kazandım. Ardından İstanbul’a tayin edildim. O zaman burada, istihbaratta farklı haberler vardı. Ben de işin gerçeği farklı bir şey görmek istiyordum. Kuzey Irak’a gittim. Afganistan’a, Kabil’e gittim. Benim dönemimdeki çoğu insanın çocukluk hayaliydi savaş muhabiri olmak. “Oldum,” dersem, savaş muhabirlerine karşı ayıp ederim; ama kıyısından gördüm. Çok da büyük keyif aldım.

Mesleğinize etkisi de vardır herhalde savaş alanlarında bulunmanızın.

Kesinlikle var. Bir kere adrenalini seviyorsunuz…. Gerçi şöyle söyleyeyim. Ne yaparsanız deneyim olarak kazanım sağlayabilirsiniz. Önemli olan sorgulamak, şüphe duymak, merak etmek. Neyse sporla bağlantısını çok basit olarak sanırım adrenalin düzeyimi üst seviyelere taşıdı patlamalar, silah sesleri falan. Dolayısıyla ne yaptım sonrasında, yamaç paraşütü yaptım mesela. Bir yıldızım var, tüplü dalış yapmayı seviyorum. Redbull Air Race uçaklarından birinde tandem uçuş var diye duyunca gözüm kapalı oradaydım.

Geri dönmek gibi bir isteğiniz var mı?

İstihbarata mı? Yok, hayır.

Çocuktan sonra özellikle…

(Kahkahalar) “Çocuktan sonra” evet ve aramızda kalsın, annem şu anda çok mutlu.

Spor muhabirliği, futbolda olsaydınız daha kolay olur muydu sizce? Yoksa orada rekabet daha mı zor?

Daum Fenerbahçe’nin başındayken, benim de yabancı dilim Almanca olduğu için Fenerbahçe muhabirliği teklif edildi mesela. Ama kabul etmedim. Çünkü takımın sana verdiği ile sınırlısın çoğunlukla. Ben gerçekten muhabirlik yapmak istiyorum. Haber kovalamak istiyorum. Çok fazla insanın futbolla ilgileniyor olmasını ve orada rekabetin fazla olması kastediyorsunuz sanırım. Aslında rekabet her yerde var. Biraz da size bağlı. Farklı bir dalda, “Nasılsa bu haber tek bende var,” deyip tembellik yapamazsınız. Habercilik etiği gereği hızlı ve doğru olmalısınız.

Takım muhabirliği Türkiye’ye özgü bir kavram sanki, değil mi?

Çok emin değilim, iddialı konuşamam; ama pek görmedim… Ben şuna inanıyorum: Herkes bir taraftır. Önemli olan, işine yansıtmadan objektif olabilmendir. “Ben tarafım,” diye tek bir adamın sesini veriyorsan o gazetecilik değildir. Dolayısıyla objektif  olmaya çalışacaksınız. TUR’la ilgili bir haber toparlarken örneğin; geçen sene bu işi kim yapmış, ondan da görüş alıyorum, bu sene yapandan da. Karşılıklı olmak zorundadır. O yüzden takım muhabirliği çok tercih edeceğim bir şey değil. Bir de futboldan pek hazzetmiyorum.

Muhabirlik açısından Türkiye’deki organizasyonlarda çalışmak mı daha rahat, yoksa yurtdışında mi? Orada belli bir kültür var, sistem var. Burada işler daha çok doğaçlama gelişiyor.

Organizasyonlar eskisi gibi değil. Artık hepsinin şeması var. Seyirciler buradan girer, sporcular şuradan çıkar, yayın saatleri budur; bu kadar net. Dolayısıyla artık çok sıkıntı yaşamıyoruz. Yalnız bazen hızlıca verilere  ulaşmakta sorunlar olabiliyor örneğin  Gidiyorsunuz, başlangıç listesini son anda alabiliyorsunuz. Bu tür organizasyon sıkıntıları yaşanabiliyor.

Bu bağlamda bisiklet medyası ne durumda? Daha doğrusu bisiklet medyası yok da, olacak mı bir gün?

Öncelikle Türkiye’de medyanın bir şekilde kendini 4. Güç olduğunu hatırlaması ve kendini yeniden konumlandırması lazım. Ondan sonra spor medyasının kendini bir yere koyması gerekiyor. Futbol demiyorum ama. Spor medyası. Şimdi gazetelere bakıyorsun, büyük oranda futbol. Televizyonu açıyorsun, programın adında “spor” var; ama sadece futbol konuşuluyor. Bir de “Bu X kanalında yayınlanan bir organizasyon, bununla ilgili gelişmeyi ilk haber vermem,” demeyi anlayamıyorum. Yok böyle bir şey!

Arz talep meselesinde talep edenlerin mi kendi kendilerine bir şey istemesi gerekiyor, yoksa arzı biraz pompaladıktan sonra mı talep beklemek gerekiyor?

Aslında talep arzı doğuruyor. Ama bizim gibi ülkelerde, tek branşa saplanıp kalmış yerlede, medyanın bir parça da eğitici rolü üstlenmesi gerekiyor. Tabii özel sektör para kazanmak zorunda ve böyle bir sorumluluğun altına girmiyor, böyle bir kaygı gütmüyor. Böyle olunca da arz, sadece elde edilen başarıların haber yapılmasıyla sınırlı kalıyor. Futbol dışındaki başarılar da taleple sınırlı oluyor. İnsanlar bilmedikleri dallarla ilgili yayınları izlemiyor, haberleri takip etmiyor. Buradan hareketle, satış çok önemli. Satıştan kastım; tanıtım, bilgilendirme. Medyada çalışan bizler önce haberini yaptığımız dalları bilmeliyiz ki vatandaşa anlaşılır biçimde ve doğru olarak aktarabilelim.

Televizyon dışındaki spor medyasının durumunu nasıl buluyorsunuz? Avrupa epey gelişkin o konuda.

Avrupa spor medyasında çok ciddi bir uzmanlaşma var ve deneyim çok önemli. Ama şunun da altını çizelim: Avrupa’da farklı dalları yakından takip eden büyük bir kitle var. Türkiye’de dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz galiba. Halk futbolla yatıp kalkıyor. Televizyon bültenleri, gazete sayfaları futbol ağırlıklı haberlerle dolu. Aslında okumayı da çok seven bir ulus değiliz. Bisikletten örnek verecek olursak, Avrupa’nın farklı ülkelerinde gazete bayiilerinde çok sayıda bisiklet dergisi gözünüze çarpar. Bisikletin her disiplini için ayrı bir dergi bulabilirsiniz. Türkiye’de dergicilik de bu kadar gelişmiş değil.

TUR’a yabancı basın gelmeye başladığından beri medyanın bizde çok da yaygın olmayan bir mecrası da dikkatimi  çekti. İnanılmaz bir blog ve internet medyası var. Çok okunuyor, çok takip ediliyor. Ayrıca Avrupa’da blog yazarları gazetecilerle eş değer tutuluyor. İşin haber verme boyutunun başka mecralara kaydığı bir gerçek.

Bisiklet konusunda ancak oradan tatmin olabiliyoruz zaten.

O da yabancı dil bilirsen. Türkçe çok çok az kaynak var.

Biz üretmeye çalışıyoruz; ama bir şekilde yabancı kaynaklardan yararlanmamız gerekiyor. Orijinal içerik yok çünkü. Sporun kültürel aşamasında çok geri kaldığımız için olması da zor.

Spor kültürümüzün zayıflığı bence kanayan bir yara. Spor yapmayı sadece profesyonel olarak algılamak belki de yaptığımız en büyük hata. Her insan kendince sporcu olabilir. Düzenli olarak yürüyen, bisiklete binen veya yüzen  herkes bir şekilde “sporcu” adledebilir kendisini. Spor kültürünü içine sindirirsen çocukların da o mantıkla büyür. Spora ilgi, merak artar. Böyle olunca da farklı kesimlerden içerik sağlayanlar çıkabilir. Üretilen içeriği tüketmek için de spor kültürünün olması gerek.

pixlr_20160626194633070

TUR’a gelelim. Bu sene nasıldı, geçen senelere göre neler farklıydı?

Görünür boyutuyla konuşacak olursak; öncelikle etaplar çok farklıydı. Takımlar ve sporcu profili çok çok farklıydı. Bu yıl TRT ve Eurosport dışında NTVSpor’un da etapları naklen yayınlaması önemli bir farktı. Bir çok bilgiye ki buna takımlar, sporcular ve etaplar dahil son ana kadar ulaşamamız da bir farklılıktı. Ve tabii ki yeni bir organizasyon şirketi işin içindeydi. Bunu da farklılıklar listesine yazabiliriz sanırım.

İstanbul etabı?

Henüz 9. kilometredeyken büyük bir kaza yaşandı. O kaza nasıl oldu, inanılır gibi değil. Gördük ki turuncu dubalar sökülmemiş. Bir gün önce bu etap geçildi mi? Geçildi. Bir hafta önce de geçildi. Güvenlik motoru geçti, öncü araç geçti. Nasıl kimse fark etmedi?.. Oradaki dezavantaj neydi, biliyor musunuz? Kaza olan yer köprü altıydı. Aydınlıktan bir anda karanlığa girildi.

Sürekli güneşe maruz kalıp gözlükle tünele girmek bisiklet kullanan biri için ölüm.

Orada zaten 4 kişiyi bıraktık. Ve şöyle bir şikayet oldu.  Yaklaşık 8 km boyunca yarış nötralize edildi ve o bölümde yarış direktörünün aracının ortalama 40 km/s tempoyla ilerlediği söylendi. Yarış zaten 43 km/s ortalamayla mı ne bitmiş, nötralizasyonda 40 km/s tempo biraz yüksek değil mi? Bunu doğrulatamadım; ama bazı yarışçılardan böyle bir serzeniş geldi… İstanbul etabı bence yanlış oldu. En azından finiş karşıda (Anadolu yakasında) olacaktı, köprü bu kadar kapatılmayacaktı. İstanbul’da köprünün, hatta köprülerin alternatifi yok. Köprüyü bu kadar uzun süre kapattığında, hem de çift yönlü, trafiği bitirdin demektir.

Bu yıl World Tour için çok önemliydi biliyorsunuz. Tepkiyi yükseltmek kötüydü. Bu arada, World Tour olursak gün sayısı düşecek büyük ihtimalle. Öyle bir mecburiyet ortaya çıkacak gibi duruyor. Belki takvimdeki yerimiz de değişecek.

Liege-Bastogne-Liege ile Giro arasında 2 haftalık bir süre var. O 2 hafta için 4 yarış aday: Biz, Yorkshire, Hırvatistan ve hal-i hazırda World Tour’da olan Romandie. Ayarlaması zor olacak hakikaten.

Ve Hırvatistan Turu çok iyi gidiyor.

Sadece 2. senesi; ama bu yıl sağlam bir kadro vardı. Normalde buraya gelecek isimler orayı tercih ettiler.

Bu sene bir gerçek de şu: IAM’in sitesinde okudum, “Organizasyon yeni olduğu için güvenemedik, gelemedik” yazıyordu. Lotto’nun sitesinde yarışa günler kala hala etap detaylarının açıklanmadığına dair eleştiriler vardı. Ünlü İtalyan sprinter Sacha Modolo, basın toplantısında “Çok büyük kaygılarımız vardı buraya gelirken; ama neyse ki eskisi gibi oldu her şey,” dedi…

Yarış, televizyondan güzel göründü. Bazı etaplar çok eğlenceliydi. İstanbul etabının ilk günde kalması da sorunları unutturur gibi oldu sanki. Siz yerinde takip ettiniz, oradan nasıldı?

İstanbul etabı, önce herkese bir “eyvah” dedirtti. En büyük avantaj da Kapadokya etabıydı. Görsel olarak çok büyük bir güzellik sundu. Kaçışların, rüzgarı yiyip geri kalmaların, taktiklerin konuşulduğu bir etap oldu. O anlamda ilk gün unutuldu. Fakat etap bittiğinde oteller anlamında büyük sıkıntı yaşandı. Saatlerce oda anahtarını almak için bekleyenler vardı.

Sadece 2 World Tour takımının gelmesi en önemli olumsuzluklardandı sanırım. Geçen yıl sayı az diye düşünmüştük ki 4 takım gelmişti; ama sporcu profili çok iyiydi. Ayrıca pelotonu kalabalık tutacağız diye 6 tane kıta takımını listeye koymak pek de iyi bir seçim değildi bence. Bu noktada, en büyük eleştiri, takım ve sporcu kalitesinin yetersizliğiydi.

Bir parantez de seyirciye açarsak… Bisiklet şehri denilen Konya finişinde seyirci yoktu. Yeni eklenen noktalarda ilk kez yaşanan heyecan vardı. Aksaray’daki startta güzel bir kitle vardı. İzmirli bisikletçiler kalkıp Selçuk’a kadar gelmişti. İzmir bitişi ki bu yıl TUR’un da son etap finişiydi. Gayet keyifliydi.

Brian Cookson’la röportaj yapabildiniz mi?

Brian Cookson’la ilk gün röportaj yaptım. “World Tour için kriterleri beyan ettik, beklentimiz bu yönde,” dedi. En çok yol güvenliği gibi konuların üzerinde durdu. Yüzdeyi sordum, “Ben matematikçi değilim, yüzde veremem,” dedi. Yalnız TUR sonunda Roland Hofer’le röportaj şansım oldu. Ona göre her şey çok iyi. Her şeyin çok iyi gittiğini söyledi. Çünkü uluslararası bisiklet arenasında çok etkili bir isim. Dolayısıyla bize artı puan sağlayabilecek bir konumu var.

Ben bundan sonra şunu sorgulamaya başladım: World Tour olursak ne yaparız?

Biz de sık sık onu konuşuyoruz aramızda. Olmalı mıyız, olmamalı mıyız?

Bunu söyleyince içimde kötü bir his oluyor. Ben yıllarca “World Tour olalım” diye kendimce fikir beyan etmiş biri olarak bugün gelip “Olmasak daha mı iyi?” diyorum. Torku Şekerspor’un bu yıl yaşadığı sorunlardan sonra profesyonel kıta takım olma beklentim yok denecek kadar az. E hal böyle olunca Türk takımı olmadan, Türk sporcusu olmadan bir tur yaşanacak. Zaten seyirci sıkıntımız var.

Bir de “yol bisikleti reformu” neler getirecek, onu tam bilemiyoruz. UCI – ASO çekişmesinden nasıl sonuçlar çıkacak? Seneye World Tour takımlarının tüm yarışlara gitme zorunluluğunun ortadan kalkması gibi bir sistem düşünüldüğü konuşuluyor. Kim gelecek, neye göre gelecek? Yani şu an “World Tour olalım!” diye zorlamanın gereği yok. UCI ne diyor, hangi kuralları neye göre koyuyor, kimler gelecek, neler zorunlu kılanacak? Bunları gördükten sonra “Adayız veya değiliz,” demek daha mantıklı olacak gibi.

Takımlar şu an gönüllü gelmezken, onları zorla getiriyor pozisyonuna düşmek de korkutuyor. Biraz daha istekli olmalılar ki biz de üstüne bir şeyler koyabilelim.

Gönüllü gelenler var. Ama bizim hedefimiz, özellikle büyük takımlar için cazip bir yarış halini almak. Burada da sizin dediğinize şöyle bir ek yapacağım; her sene organizasyonun üzerine birşeyler koyması gerekiyor ki TUR çekici olsun ve tabii ki takımlar istekli olsun ki organizasyon her sene kendisini yenilesin.

Bugüne kadar, İtalya Turu öncesi iyi bir antrenman yarışı durumundaydık. Etap profillerinin bu yönde belirlenmesi takımları çekmede önemliydi. World Tour takviminde olalım veya olmayalım artık asıl önemlisi, takımlar ve sporcular için hedef yarış halini alabilmek.

World Tour bahsi geçen sene ayyuka çıksaydı %100 istiyorduk zaten. Bu sene kafada “Acaba?” yarattı.

Seneye TUR’u kim organize edecek ve bu ne zaman belirlenecek? World Tour olup olmayacağımız yaz ortasında belli olacak sanırım. O zaman en kısa zamanda, ihale süreci tamamlanmalı ki bu yıl yaşanan sıkıntılar yeniden ortaya çıkmasın.